Kimseyi Ardında Bırakma : Kore’nin Unutulmaz Mehmetçikleri

1950 yılının kışı, sadece Kore Yarımadası’nı değil, insanlığın vicdanını da donduran bir soğukla gelmişti. Kunuri’nin kanlı boğazlarında mermileri tükenince süngülerini takıp "Allah Allah!" nidalarıyla ölüme koşan Türk Tugayı, o gece sadece bir askeri harekat yapmıyor; asırlardır süregelen bir karakterin, Türk askerinin sarsılmaz iradesinin mührünü tarihe vuruyordu.

Kimseyi Ardında Bırakma : Kore’nin Unutulmaz Mehmetçikleri

Çelikten İrade, İpekten Kardeşlik: Kore’nin Unutulmaz Mehmetçikleri

Karların Üzerinde Yanan Bir Kor (Kunuri’nin Gece Karanlığı)

Eksi 40 dereceyi hayal edin. Öyle bir soğuk ki bu, sadece teninizi değil, umudunuzu da dondurmak üzere. 1950 yılının Kasım ayındayız. Kore’nin kuzeyindeki Kunuri dağlarında, mermilerin havada bıraktığı izler bile donuyor sanki. Ufukta, bir sel gibi üzerinize akan yüz binlerce Çinli asker var. O an, modern savaş tarihinin en çaresiz anlarından biri yaşanıyor. Amerikan ordusu dağılmış, Birleşmiş Milletler güçleri panik içinde geri çekiliyor. Tek bir emir geliyor Türk Tugayı’na: "Siz burada kalacaksınız. Arkadakiler kurtulana kadar bu kapıyı tutacaksınız."

Bu aslında bir intihar göreviydi. Ama karşılarındaki adamlar ölümü bir son değil, bir vuslat olarak görenlerdi. General Tahsin Yazıcı, çadırında haritaya bakarken geri çekilme sinyalleri verenlere o tarihi cevabı verdiğinde, dağların kaderi değişti: "Biz buraya kaçmaya değil, ölmeye geldik!" Mermiler bitti, süngüler takıldı. O gece Kunuri’nin karlı yamaçlarında "Allah Allah!" sesleri yükselirken, Türk askeri sadece bir cepheyi değil, insanlığın onurunu koruyordu. Ancak sayıca on kat üstün düşmana karşı mermi de bitti, gökyüzü de karardı. Bir grup yiğit esir düştü. Ama bilmedikleri bir şey vardı; asıl destan, silahlar sustuğunda başlayacaktı.

Ölüm Yürüyüşünde Bir İnsanlık Abidesi (Kimseyi Geride Bırakma)

Esaretin ilk günü, silahları ellerinden alınmış, parkaları sökülmüş o kahramanlar için fiziksel bir yıkım değil, bir irade sınavıydı. Çinliler, esirleri yüzlerce kilometre ötedeki kamplara "Ölüm Yürüyüşü" ile zorluyordu. Yolun kenarları, pes eden, bir daha kalkamayan Batılı askerlerin cansız bedenleriyle doluydu. İnsanlık çözülüyordu; bir parça ekmek için yoldaşını satanlar, yere yığılan arkadaşına bakmadan yürüyenler vardı. Ama Türk kafilesinde durum başkaydı.

Yüzbaşı İhsan Serim’in sesi rüzgarın uğultusunu delip geçti: "Kimse geride kalmayacak!" O an, derme çatma sedyeler kuruldu. Kendi canı burnunda olan Mehmetçikler, ağır yaralı kardeşlerini tam 40 gün boyunca sırtlarında taşıdı. O yürüyüşte taşınan sadece bir beden değildi; o, Anadolu’nun "kardeşlik namusu"ydu. Düşman muhafızları şaşkındı; kendisi açlıktan titreyen bir erin, son lokmasını arkadaşının ağzına tutuşu hiçbir askeri doktrinle açıklanamazdı. Onlar yürürken yollardaki karlar eriyordu; çünkü ayaklarında botları olmasa da yüreklerinde sönmeyen bir vatan ateşi vardı.

Tel Örgüler Arkasında Kurulan Devlet (Üniformasız Rütbe)

Esir kampına ulaşıldığında düşman, Türk askerinin ruhunu esir alamayacağını çabuk anladı. Rütbeler sökülmüştü, isimlerin yerini numaralar almıştı. Ama Türk askeri için rütbe omuzda değil, ruhtaydı. Yemek dağıtılacağı zaman bir mucize yaşanıyordu: En aç olanlar değil, en kıdemli olanın nezaretinde en zayıf ve en hasta olanlar ilk sıraya giriyordu. Bir barakanın içinde, o küçücük alanda aslında Türkiye Cumhuriyeti yaşıyordu.

Yüzbaşı İhsan Serim, bir hücreye atıldığında düşman subayına şu tarihi dersi veriyordu: "Beni öldürebilirsiniz ama düzenimizi bozamazsınız. Ben ölürsem yerime teğmenim geçer, o ölürse başçavuşum... En son iki Türk kalsa, biri diğerine komutan olur, yine o sancağı yere düşürmezler!" Esaretin en ağır gününde, Kurban Bayramı geldiğinde gizlice temin edilen cılız bir hayvan tam 234 parçaya bölündü. Ne bir gram eksik, ne bir gram fazla... O gün o kampta karınlar değil, ruhlar doydu. Çinli subaylar, ellerindeki tüfeklerle bu sarsılmaz disiplini izlerken, Türk askerini fiziksel olarak esir etseler de ruhuna asla zincir vuramayacaklarını bir kez daha anladılar.

Şifacı Bir El ve Bir Yetimin Gözyaşı (Veli Onbaşı ve Ayla)

Kampın en karanlık köşesinde, bir adam öne çıktı: Zonguldaklı Onbaşı Veli Atasoy. Tıp diploması yoktu ama Anadolu’nun bin yıllık feraseti cebindeydi. "Ölüm evi" denilen reviri bir yaşam merkezine çevirdi. İlaç yoktu, o da kaynar su ve sabunla bitlere savaş açtı. Kendi rızkından kestiği bezlerle sadece Türkleri değil, ölüme terk edilen Amerikalı askerleri de iyileştirdi. O, düşman toprağında merhametin dili oldu. Bugün Pentagon’un kayıtlarında "The Turkish Corporal" olarak geçen o adam, insanlığın bittiği yerde yeşeren bir umut ağacıydı.

Savaşın tozlu sokaklarında ise Süleyman Astsubay, şehit anne-babasının başında bekleyen minik bir kızı kucağına alıyordu. Adını "Ayla" koydu. Siperlerde ona babalık yaptı, askeri battaniyelerden palto dikti. Türk askeri Kore’ye sadece savaşmaya gitmemişti; onlar orada bir "Gönül Seferi"ne çıkmıştı. Ankara Okulu’nu kurup yüzlerce yetime yuva oldular. Bir Koreli yaşlının yıllar sonra dediği gibi: "Diğerleri bize yemek verdi, ama Türkler bizimle beraber ağladı, bize çocukları gibi sarıldı."

 Sönmeyen Meşale ve Büyük Dönüş (Vefanın Kan Kardeşliği)

1953 yılında esir değişimi başladığında dünya gözlerine inanamadı. Sınır kapısında diğer ülke askerleri bitkin ve ruhu kırılmış halde gelirken; Türk askerleri Yüzbaşılarının komutasında, sanki bir geçit törenindeymişçesine düzenli adımlarla, başları dik ve omuz omuza geçtiler. 234 yiğit gittiler, 234 yiğit döndüler. Kimseyi geride bırakmadılar, kimsenin onurunu çiğnetmediler.

Bugün Güney Kore’nin Pusan kentindeki şehitlikte yatan 462 canımız, uzak bir diyarda değil, vatanın bir parçasında uyuyorlar. 2002 Dünya Kupası’nda stadı dev bir Türk bayrağıyla donatan Koreliler, 6 Şubat depreminde enkazın altına ilk koşan o vefalı eller, aslında 76 yıl önce o karlı dağlarda atılan kardeşlik tohumlarının meyvesidir. Türk askeri Kore’de sadece müttefiklerini kurtarmadı; insanlığın bittiği yerde merhametin, disiplinin ve imanın nasıl bir zırh olduğunu gösterdi. Onlar gitti, savaştı ve döndüklerinde dünyaya "Türklük" dersi verdiler. Ruhları şad, hatıraları sancağımız gibi dimdik olsun.

Nail Türkoğlu