Anunnakiler: İnsanlığın Yasaklanan Tarihi

Hiç aynaya bakıp kendinize şu soruyu sordunuz mu: "Ben neden buradayım?" Neden gezegenin diğer tüm canlıları doğayla muazzam bir uyum içindeyken, insanlık doğayla savaşıyor? Neden belimiz ağrıyor, neden derimiz güneşte yanıyor? Neden sonsuzluğu arzulayan bir bilince sahibiz ama seksen yıl içinde çürüyüp giden bir bedene hapsolmuşuz?

Anunnakiler: İnsanlığın Yasaklanan Tarihi

EŞİĞİNDEKİ GERÇEK

Hiç aynaya bakıp kendinize şu soruyu sordunuz mu: "Ben neden buradayım?" Neden gezegenin diğer tüm canlıları doğayla kusursuz bir uyum içindeyken, insanlık doğayla amansız bir savaş içinde? Neden belimiz ağrıyor, neden derimiz güneşte yanıyor? Neden sonsuzluğu arzulayan devasa bir bilince sahibiz ama sadece birkaç on yıl içinde çürüyüp giden bir bedene hapsolmuşuz?

Bize, evrimsel bir sürecin zirvesi olduğumuz söylendi. Ya da çamurdan yaratılıp bir meyve yüzünden cennetten kovulduğumuz... Ya her iki hikaye de eksikse? Ya Mezopotamya’nın tozlu tabletlerinde saklı kalan o yasak tarih, aslında kim olduğumuzun asıl anahtarıysa? Bugün, Mezopotamya’nın kurumuş nehir yataklarından Antarktika’nın buz altı sırlarına kadar uzanan devasa bir dosyayı açıyoruz. Hazır olun; çünkü bu hikayede bizler başrol değil, laboratuvarın en başarılı deneyleriyiz.


1. BÖLÜM: ALTIN HIRSI VE GENETİK MÜHENDİSLİK (ADAMU PROJESİ)

Her şey yaklaşık 450 bin yıl önce başladı. Gökyüzünden gelenler, yani Sümerlerin deyimiyle Anunnakiler, Dünya’ya indiklerinde niyetleri medeniyet kurmak değildi. Onlar sadece hammadde peşindeydi. Kendi gezegenleri Nibiru’nun bozulan atmosferini tamir edebilecek tek bir element vardı: Altın. Altın, onlar için bir takı değil, teknolojik bir kalkandı. İlk üslerini Mezopotamya’ya, yani "Eden" (E.DIN) dedikleri o ovaya kurdular. Ancak binlerce yıl süren maden işçiliği, bu gelişmiş varlıkları yordu. İsyana kalkıştılar. İşte o an, tarihin akışını değiştiren o cümle kuruldu: "Yükümüzü taşıyacak bir işçi yaratalım."

Sümer tabletlerinde "Adamu" olarak geçen ilk insan, ne evrimle ne de ruhani bir mucizeyle oluştu. O, ilkel bir hominid ile Anunnaki DNA'sının birleştirildiği bir genetik mühendislik ürünüydü. Bizler, %50 dünyalı maymun, %50 uzaylıyız. Sırt ağrılarımızın sebebi de budur; iskelet yapımız bu gezegenin yerçekimine değil, laboratuvar verilerine göre tasarlanmıştır. Ve en önemlisi; bizi ölümlü yaptılar. Neden mi? Çünkü ölümsüz bir köle, efendisine başkaldıracak kadar zaman ve bilgi biriktirirdi. Hücrelerimizdeki yaşlanma saati, aslında bir güvenlik kilidiydi. Cennet dediğimiz yer ise ruhani bir boyut değil, Anunnakilerin Mezopotamya’daki steril laboratuvarıydı. Kovuluşumuz ise bir günah yüzünden değil, "Bilgi Ağacı"nın meyvesini, yani cinsel üreme ve farkındalık yeteneğini kazandığımız için projenin dışına atılmamızdı.


2. BÖLÜM: KÜRESEL MADEN AĞI VE TUFAN’IN GİZLİ AMACI

İnsanlık şantiyenin dışına atıldıktan sonra kontrolsüzce çoğaldı. Bu durum, Anunnaki lideri Enlil’i rahatsız etti. İnsanların gürültüsü, efendilerin uykusunu kaçırıyordu. Yaklaşan büyük bir doğa olayını, yani Tufan’ı, insanlığı yok etmek için bir fırsat olarak gördüler. Ancak genetik babamız Enki, yarattığı türe kıyamadı. Ziusudra’ya, yani bildiğimiz adıyla Nuh’a, bir gemi yapmasını fısıldadı. Ama bu gemi tahtadan bir sandal değil, teknolojik bir kapsüldü. Tufan koptuğunda "Tanrılar" gemilerine binip yörüngeye çekildiler; aşağıda yarattıkları kölelerin boğuluşunu köpekler gibi büzülerek izlediler.

Sular çekildiğinde Dünya bambaşka bir yerdi. Artık her yer kurumuş ve parçalanmıştı. Piramitler mezar olarak değil, bu yeni dünyada enerji üretmek ve yıldızlar arası iletişim kurmak için devasa santraller olarak inşa edildi. Giza’dan Çin’in yasaklı piramitlerine kadar her biri birer "Tesla kulesi" gibi çalışıyordu. Petra gibi kaya şehirler ise mezar değil, Anunnaki valilerinin radyasyondan ve sıcağına dayanıklı sığınaklarıydı. Amerika kıtasındaki Büyük Kanyon ise devasa bir açık maden ocağının kalıntısıydı. "Altına Hücum" çılgınlığı aslında antik çağda bu varlıkların kazıp posasını bıraktığı maden kırıntılarının peşine düşmekten başka bir şey değildi. Mezopotamya’nın bahtsızlığı bir tarım hatası değildi; orası kozmik bir yağmanın merkez üssüydü.


3. BÖLÜM: MİTOLOJİLERİN MASKESİ VE DİNLERİN EVRİMİ

Anunnaki tabletleri zamanla toprak altında kaldı ama bu varlıkların hatırası silinmedi. İsim değiştirdiler, kostüm değiştirdiler. Sümer’in gökyüzü tanrısı Enlil, Yunan’da elinde yıldırımıyla Zeus’a dönüştü. Bilim tanrısı Enki, denizlerin ve madenlerin hakimi Poseidon oldu. Savaşçı Ninurta, Ares adını aldı. İletişimci Nabu ise Hermes oldu. Onlar hep aramızdaydı ama biz onlara tapınmayı tercih ettik. Semavi dinler geldiğinde ise bu çoklu yönetim kadrosu "Meleklere" dönüştü. Tanrıların habercisi Hermes, vahiy getiren Cebrail oldu; savaş tanrısı Ninurta, Tanrı’nın ordularının komutanı Mikail’e dönüştü.

En çarpıcı olanı ise şudur: Çok tanrılı sistemlerin tüm fonksiyonları, bugün Tek Tanrı’nın 99 isminde yaşamaya devam ediyor. Eskiden rızkı bereket tanrıçası Demeter’den isterdiniz; şimdi ise rızkı veren "Er-Rezzak" sıfatına dua ediyorsunuz. Eskiden intikam için Ares’i çağırırdınız; şimdi "El-Müntakim" ismine sığınıyorsunuz. Yönetim kadrosu tek bir merkezde toplandı ama görev tanımları binlerce yıldır aynı kaldı. İnsanlık, bu biyolojik ve teknolojik "efendileri", her şeye kadir olan mutlak yaratıcı ile karıştırdı. Dinler, aslında gökyüzündeki yöneticilerin, kölelerini (bizleri) disipline etmek için kurduğu birer protokol sistemiydi.


4. BÖLÜM: BÜYÜK SORU: HALA BURADALAR MI?

Geldik en rahatsız edici kısma: Bu "Tanrılar" gerçekten gittiler mi? Agartha ve Şambala gibi yeraltı şehirleri sadece birer efsane mi? Dünyanın her kültüründe geçen "İç Dünya" anlatıları, maden operasyonunu bitirip yüzeyi bize bırakan efendilerin hala derinlerde yaşadığına dair bir kanıt olabilir mi? Bugün Antarktika’ya sivil girişlerin neden yasak olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden dünya liderleri buzulların ortasındaki bu ıssız yere gizli ziyaretler gerçekleştiriyor? Buzulların altındaki ısı anomalileri ve radarla tespit edilen devasa yapılar, Anunnakilerin hala aktif olan son lojistik üsleri olabilir mi?

Belki de Cehennem, ruhani bir ateş değil; antik çağda operasyon bittiğinde atıkların yakıldığı o devasa çukurların ("Gehenna" vadisi gibi) hafızamıza kazınmış korkunç bir yansımasıydı. Bizler hala "Adamu"yuz; hala altın peşinde koşan, hala efendilerine dua eden, hala kendi genetik kilidini çözememiş bir ırkız. Mezopotamya’nın bahtsızlığı bizim mirasımızdır. Ancak unutmayın; Enki bize "Bilgi Ağacı"nın meyvesini vererek bir açık kapı bıraktı. Bizler köle olarak doğduk ama uyanışla özgürleşme potansiyeline sahibiz. Onlar hala orada bir yerde, bizi izliyor ve yönetiyor olabilirler. Ama artık biz de gerçeği biliyoruz. Uyan Adamu... Şantiyenin lambaları sönüyor, perde kalkıyor.


Kapanış:

Bu hikaye burada bitmiyor. Bir sonraki uyanışta, bu kadim şantiyenin modern dünyadaki ayak izlerini takip etmeye devam edeceğiz. Gökyüzüne bakın; onlar geri gelmeyecek... Çünkü belki de hiç gitmediler.


Araştırmacı Notu: Bu dosya, arkeolojik bulgular ve Sümer tabletlerinin alternatif çevirileri üzerine kurulu teorik bir kurgudur. Tarihsel gerçeklik, inanç ve teori arasındaki çizgi, okuyucunun bakış açısına bırakılmıştır.

Nail Türkoğlu