Şehir Mezarlığı

Şuradan, tepeden bir bak şu şehre... Ne görüyorsun? O "gelişmişlik" dedikleri ışıltıyı mı? Ben artık ışıl ışıl bir yaşam alanı değil, uçsuz bucaksız bir kabristan görüyorum. Göğe doğru hırsla yükselen o koca plazalar, o gri beton bloklar; aslında içimizdeki vefanın, samimiyetin ve hakikatin üzerine dikilmiş birer mezar taşı gibi duruyor. Şehirler artık yaşayanların nefes aldığı yerler değil, mesai saatlerine gömülmüş "canlı ölülerin" istiflendiği dikey mezarlıklara dönüşüyor.

Şehir Mezarlığı

Şuradan, tepeden bir bak şu şehre... Ne görüyorsun? O "gelişmişlik" dedikleri ışıltıyı mı? Ben artık ışıl ışıl bir yaşam alanı değil, uçsuz bucaksız bir kabristan görüyorum. Göğe doğru hırsla yükselen o koca plazalar, o gri beton bloklar; aslında içimizdeki vefanın, samimiyetin ve hakikatin üzerine dikilmiş birer mezar taşı gibi duruyor. Şehirler artık yaşayanların nefes aldığı yerler değil, mesai saatlerine gömülmüş "canlı ölülerin" istiflendiği dikey mezarlıklara dönüşüyor.

 

Eskiden insanlar şehre aşıktı, hatırlasana. Şimdi ise şehir, "yapay bir cennet" vaadiyle insanı içine çeken, nefsi ve hırsı kabartan karanlık bir dehlizden ibaret. Ve bu dehlizin sahibi olan "Modern Yaşam", tıpkı Büyük İskender gibi karşımıza dikilip o küstah iddiasını haykırıyor yüzümüze: "Dünya benim kölemdir. Sen de dünyanın peşinde koştuğuna göre, sen benim kölemin kölesisin!"

 

Biz ise bu kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. Şehrin o taşlaşmış suratına şiirler fırlatıyoruz ama nafile... Mezar taşına konuşsan duyacak, bu şehir duymuyor bizi. Sesimiz beton duvarlara çarpıp, kırık dökük mısralar halinde yine ayaklarımızın dibine düşüyor. Aşkı, sadakati, erdemi, vefayı yazıp çiziyoruz; şarkılar söylüyoruz, filmler çekiyoruz... Değişen ne? Koca bir hiç. Sadece o kör eden yapay ışıkların altında, kendi karanlığımızda biraz daha kayboluyoruz.

Aslında gözümüzün önünde bir örnek var, bakmasını bilsek... Hakikati uzaklarda ararken; her gün tiksinerek yanından geçtiğimiz, görmezden geldiğimiz, hatta korktuğumuz o fareler... Acaba diyorum, bu şehrin asıl dervişleri onlar olabilir mi?

Bizim süslü laflarla anlatmaya çalıştığımız o "hiçlik" makamını, o hayvancağızlar zaten iliklerine kadar yaşıyor. Onlar bizim şiirlerimizle derviş olmadı, ya da kirli hayatları birden aklanmadı. Onların en başından beri hayata karşı bir duruşları vardı, biz yeni fark ediyoruz.

Neden kediler ya da kuşlar değil de onlar? Çünkü fareler, kediler gibi sevilmek için insana sokulmaz, gerdan kırmazlar. Okşanmak uğruna özgürlüklerinden vazgeçip o beton kutuların süsü olmazlar. Çünkü fareler, köpekler gibi sahibinin peşinden koşmazlar. İnsanın hiyerarşisine, "otur-kalk" komutlarına itaat etmezler. Çünkü fareler, kuşlar gibi zoru görünce göçüp gitmezler. Kalırlar.

Ve en önemlisi; o lağımların içinde yaşamak zorunda kalsalar bile, "Şehir benim kölem, sen de benim kölemsin" diyen o ceberrut insana minnet etmezler. İşte bu "müdanasız" duruşlarıdır onları derviş yapan. Modern insan plazalarda ruhunu efendilerine sunarken, fareler yeraltında sadece kendi hakikatlerine secde ederler.

Ama biz? Biz fareler kadar bile olamadık. Yalnızız hepimiz… Koca kalabalıklarda, o omuz omuza yürüdüğümüz meydanlarda yapayalnızız. Aynı çatı altında, o "aile" dediğimiz apartman dairelerinde yapayalnızız. Yüzlerce bağlantımız olan sosyal medya hesaplarında, sokakta, mahallede, şehirde kimi tanıyoruz gerçekten? Kime güveniyoruz? Kime sırtımızı dayayıp "can dostum" diyebiliyoruz? Kime "kardeşlik" desek, sonunda bir "kalleşlik" görmüyoruz?

 

Hızla tüketiyoruz her şeyi... Sadece nesneleri değil; duyguları, anları ve birbirimizi de tüketiyoruz. Günün sonunda yorgun, bitkin, mutsuz ve umutsuzuz. Hangimiz gerçekten istediğimiz hayatı yaşıyoruz? Ya da dürüst olalım; hangimizin hayali değil 'şu koca mezarlıkta bahçeli bir villam olsun' demek? Trafikte yanımızdan süzülen o lüks arabayı görüp de iç geçirmeyenimiz, 'neden benim değil' demeyenimiz var mı?

Bunlara sahip olmamız bize yetecek mi gerçekten? O villayı alsak, gözümüzü yandaki konağa dikmeyecek miyiz? Konaktan köşke, malikaneye...  Arabadan yata, jete... Gözümüz doyacak mı ?  Çünkü bizim derdimiz ihtiyaç değil, bizim derdimiz o dipsiz kuyu olan nefsimizi doyurmak.

Bize Ankara’nın tapusunu verseler, 'Neden İstanbul da benim değil?' diye istemeyecek miyiz? Küçük dağlarıda ben yarattım diye Tanrıcılık oynayıp Tanrı’ya bile rest çekmeyecekmiyiz ? Yaşadığımız hayatın nimetlerine şükretmek yerine, bize sunulan onca nimete, gördüğümüz onca iyiliğe rağmen, ilk tökezlemede nankörlük etmeyecek miyiz?

Adalet terazimiz bile şaşmış bizim. Baştan aşağı çürüyoruz. Bize dayatılan bu medeniyet anlayışında;  Toz tanesi kadar hakkımız yense yeri göğü inletirken dünyayı yesek  doyacak mıyız? Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, sanki kazık çakacakmışız gibi bu dünyaya saldırırken, giderken neyi yanımızda götüreceğiz? 

 

Aslında dualarımız, isteklerimiz bile reklamda gördüğü o pahalı oyuncak veya abur cubur için ağlayan küçük bir çocuktan farksız. O el kadar bebelerden ne farkımız var? "Yaşama amacımız nedir" diye sorduğumuzda, cevabımız sadece daha iyi bir konfor, daha iyi bir beton yığını mı?

Eğer öyleyse... Eğer tüm kavgamız bu mezarlıkta daha süslü bir mezar taşına sahip olmaksa... 

 

Korkarım ki Büyük İskender haklı. Biz dünyanın kölesiyiz. Ve dünya kimin elindeyse, biz de onun kölesinin kölesiyiz.

Kaçımız bu zinciri kırıp, İskender'in karşısına dikilip "Gölge etme, başka ihsan istemem" diyebiliyor? Kaçımız o derviş farelerin özgürlüğüne, o "hiçlik" makamına talip olabiliyor? Görünen o ki; o mezar taşlarının gölgesinden kurtulup güneşe çıkmak, çocuksu hırslarımızdan vazgeçip, o "istenmeyenlerin" gösterdiği eyvallahsız duruşla mümkün olacak.