Bekleyişin ve İhmalin Anatomisi
İnsan ömrü, zamanın sonsuz akışı içinde bazen bir kuşun kanat çırpışı kadar kısa, bazen de aşılması imkansız dağ yolları kadar uzun ve meşakkatli gelir. Özellikle bu ömür, karşılık bulmayan bir adanmışlıkla veya derin bir ihmalin gölgesinde geçiyorsa, zamanın dokusu değişir. Baharlar, yaşanmadan kışa döner; gençlik, vaktinden önce ihtiyarlar.
Bir şeyi ya da bir kimseyi beyhude yere beklemek, ruhun coğrafyasında derin vadiler ve geçit vermez silsileler oluşturur. Gidilmesi gereken yollar kapanır, ulaşılması gereken menziller hayal olur. Bu bekleyiş sürecinde insan, sadece dış dünyadaki engellerle değil, kendi iç dünyasındaki mevsimsizliklerle de savaşır. Takvimler baharı gösterirken, insanın iç dünyasına karlar yağabilir. Saçlara düşen aklar, geçen yılların değil, çekilen çilenin ve ruhsal bir ihtiyarlayışın nişanesi olur. En acı olanı ise, bu mevsimsiz kışın, bu erken gelen ihtiyarlığın asıl müsebbibi tarafından görülmemesi, fark dahi edilmemesidir.
İhmal edilmek, insanın ruhunda açılan görünmez yaraların en derinidir. Kişi, "kör gecenin ortasında" kendi yangınında kavrulurken, bu sessiz çığlığın duyulmaması, varoluşsal bir yalnızlığı beraberinde getirir. Ruh, yüz yerinden yaralanmış olsa da, asıl kanatan şey yaraların çokluğu değil, merhem olması beklenen ellerin bir gün bile uzanmamasıdır. Bu durum, sevginin değil, kayıtsızlığın hüküm sürdüğü bir "pusu" hali gibidir; beklenen kişi varlığıyla veya yokluğuyla bir tehdit unsuru oluşturur, ancak ne tam anlamıyla gelir ne de tam anlamıyla gider. Bu arafta kalmışlık, insanı tüketir.
Yıllar, bu sessiz bekleyişin içinde eriyip giderken, geriye dönüp bakıldığında acı bir farkındalık kalır: "Kimlerle, ne halde" olunduğunun bilinmediği bir ömür. Gençlik heyecanıyla, belki de saf bir "cahillikle" bir sevdaya adanan hayat, bir kuş misali uçup gitmiştir. Bahar mevsiminde yeşermesi beklenen umutlar, yerini kalıcı bir sonbahara bırakmıştır.
Sonuç olarak, tek taraflı bir adanmışlık veya muhatabından yanıt alamayan derin bir duygu yoğunluğu, ömrü tüketen bir ateşe dönüşür. Kişi, kendi hikayesinin baharından göç eder ve hüznün, yani "hazan"ın ebedi yoldaşı olur. Geriye ise yaşanmamış baharların ve vaktinden önce düşen yaprakların ağır pişmanlığı kalır.
Nail Türkoğlu





