Görünmeyen Yaralar ve Beklenen Baharlar

Bazen hayat, bitmek bilmeyen "dipsiz bir gece" gibi üzerimize çöker. İnsan sadece acı çekmez; o acının içinde kimse tarafından görülmemenin, duyulmamanın ağırlığını da taşır.

Görünmeyen Yaralar ve Beklenen Baharlar

İnsan, biyolojik olarak nefes aldığı için değil; bir başkasının bakışında yankı bulduğu, bir başkasının zihninde yer kapladığı sürece gerçekten "var" olduğunu hisseder. Varlığımızın kanıtı, bir bakıma şahitliğe muhtaçtır. Ancak bazen hayat bizi öyle bir noktaya bırakır ki; sesimiz boşlukta kaybolur, bakışlarımız duvara çarpar ve ruhumuzun üşümesi hiçbir termometreyle ölçülemez hale gelir.

En ağır yalnızlık, kimsenin olmadığı bir yerde tek başına kalmak değildir. En ağır yalnızlık; kalabalıkların, seslerin ve hayatın tam ortasında dururken "duyulmamaktır." Bir insan "üşüdüğünü" söylediğinde sadece ısı kaybından bahsetmez; anlaşılamamaktan, sığınılacak bir liman bulamamaktan bahseder.

  • İnsan, biyolojik olarak nefes aldığı için değil; bir başkasının bakışında yankı bulduğu, bir başkasının zihninde yer kapladığı sürece gerçekten "var" olduğunu hisseder. Varlığımızın kanıtı, bir bakıma şahitliğe muhtaçtır. Ancak bazen hayat bizi öyle bir noktaya bırakır ki; sesimiz boşlukta kaybolur, bakışlarımız duvara çarpar ve ruhumuzun üşümesi hiçbir termometreyle ölçülemez hale gelir.

    En ağır yalnızlık, kimsenin olmadığı bir yerde tek başına kalmak değildir. En ağır yalnızlık; kalabalıkların, seslerin ve hayatın tam ortasında dururken "duyulmamaktır." Bir insan "üşüdüğünü" söylediğinde sadece ısı kaybından bahsetmez; anlaşılamamaktan, sığınılacak bir liman bulamamaktan bahseder.

    • Görünmezlik: Acının en saf halidir. Bir yaranın sızlaması değil, o yaranın kimse tarafından fark edilmemesi ruhu hırpalar.

    • Tanıklık İhtiyacı: İnsan, acısının bir başkası tarafından "bilinmesini" ister. Bilinmeyen acı, sahibinin sırtında dilsiz bir yüke dönüşür.

    Hayatın doğal bir dengesi, bir uyumu vardır. Yan yana duran, birbirine sarılan ve aynı güneşe doğru uzanan hayatlar izleriz. Bu tablo, dışarıdan bakan ve o uyumun bir parçası olamayan kişi için hem bir hayranlık hem de derin bir mahrumiyet kaynağıdır.

    Başkalarının "baharına", birbirine tutunmuş hallerine şahitlik etmek; kendi içindeki "bi-hale" (halsizlik, yönsüzlük) durumunu daha da belirginleştirir. Bu, haset değil; aidiyet arzusunun yarım kalmışlığıdır.

    Her kış, kendi içinde bir bahar ihtimalini saklar. "Belki bir gün..." ile başlayan her cümle, aslında ruhun en karanlık gecesinde bile kendi şafağını beklediğini kanıtlar. Can acısının geçip gitmesi, sadece zamanın bir lütfu değil; insanın kendi yaralarını saracak o "sezen ve silen" gücü önce kendi içinde bulma yolculuğudur.

    "Dipsiz gecelerden geçmek, insana karanlıkta görmeyi öğretir. Belki kimse duymamıştır, belki kimse silmemiştir o yaşları; ama o yaşlar akarken ruhun toprağını bir sonraki bahar için hazırlar."

    Sonuç olarak; görülmemek, duyulmamak ve sarılmamak insanı eksiltmez, sadece derinleştirir. Kendi sesini duymaya başladığın an, başkasının sessizliğine olan bağımlılığın azalır. Ve o beklenen bahar, bazen bir takvim yaprağında değil, insanın kendine şefkatle bakmaya başladığı ilk anda uyanır.

    Nail Türkoğlu